Aslolan Sizsiniz!

Aslında kimse kimseye tek bir şey öğretmiyor. Denk düşüyor. Kişi görmek istediğini görüyor, duymak istediğini duyuyor ve aslında belkide, olsun istediğine inanıyor!

Eski zamanlardan bir çalışmayı, ödülü paylaştım geçen günlerde sosyal medyada. O dönem çalışma arkadaşlarımı da etiketledim. İstedim ki bu ödülü, bu başarıyı, bu güzelliği hatırlasınlar ve benim gibi mutlu olsunlar. Farklı farklı yorumlar geldi elbette. Kimi özlem doluydu, kimi sitemkardı o günlerden birilerine. Bazıları benim başarım olduğunu vurguladı, bazıları birlikte çalışmanın keyifli olduğunu hatırladı. Bir mesaj var ki en çok o aklımda kaldı. Üzerinde düşünmeme sebep oldu. Benim İnsan Kaynakları Müdürü olarak görev yaptığım dönemde, farklı bir departmanın çalışanı. Mesajı aynen paylaşıyorum:

“Zuhal Hanım ile bir kez baş başa konuştum. Konuşma esnasında bir kaç kelime beni o kadar aydınlattı ki iş hayatına artık daha profesyonel bakıyorum. TEŞEKKÜRLER Zuhal Hn.”

Konuşmayı ve içeriğini hatırlamıyorum, tahmin ediyorum. Hangi kelimeler bu çalışanı bu kadar etkilemiş olabilir diye de uzun uzun düşündüm. Sonra fark ettim ki aslında etkilendiği o kelimeler benim ağzımdan çıkmamış bile olabilir. O konuşmada cümlelerin içinden bazı kelimelerin altını çizmiş ve o kunuşmadan, heybesinde bu kelimeler ile çıkmış olabilir.

Neden böyle düşündüğüme gelince, başka örneklerim de var da ondan.

Bir başvuru formunda, niyetini açıklarken araya sıkışmış şu cümleden etkilenmemek mümkün mü?

“Sevgili Zühal Yiğit bana kendisi bilmese de bu yolda ilham vermiştir. “

“Kendisi bilmese de” ifadesinin altını çizmek isterim. Bu cümle üzerinde de uzun uzun düşünme ihtiyacı duydum. Farkında olmadan ne yapmış, ne söylemiş olabilirim ki karşı tarafa ilham vermiş olayım.  Bence yine konu ben ve benim söylediklerim değil, karşı tarafın duymaya, görmeye hazır oluşu.

Tamam son bir örnek daha, bu defa çok daha net anlaşılacak söylemek istediğim şey.

Koçluk görüşmelerinde defalarca yaşadığım bir durum var. Bazen danışan görüşmenin sonunda o seans hakkında özet geçer. Bazen de görüşmenin başında, bir önceki seanstan neler kaldığını, o zamandan bu zamana nelerin değiştiğini anlatır. Arada şöyle cümleler kurar:

“Sizin de dediğiniz gibi, şunun şöyle olduğunu gördüm.”

“Sizin de söylediğiniz üzere onun öyle olmadığını fark ettim.”

Bu cümleleri her duyduğumda tokat yemiş gibi olurum çünkü bu cümlelerin hiç birini ben söylemedim. Üstelik koçluk metodolojisinde bu başlı başına hatadır! Bu beni başarısız hissettirmekle birlikte paniğe de sürükler. Peki bu kötü durumdan nasıl kurtarırım kendimi? Kayıdı dinleyerek. Görüşmeleri – danışanın da iznini alarak- kaydederiz. Bu ses kayıtlarını bazı çalışmalarda kullanırız. Tüm görüşmeyi baştan sona dinlediğimde içim rahatlar, sevinirim çünkü böyle bir şey söylemediğimden bu sayede emin olurum.

Peki nasıl oluyor da danışan bu cümleleri benden duyduğunu iddia ediyor? Çünkü duymaya hazır. Çünkü keşke biri bana söylese diyor farkında olmadan. Cümlelerin arasından kelimeleri seçip altını çiziyor. Sessizliği örneğin eğer canı isterse onaylama gibi düşünüyor. Eğer ihtiyacı olan buysa, onaylanmadığını kim iddia edebilir ki?

Mevlana diyordu ki: “Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Tersi de geçerli olabilir mi? Hiç bir şey anlatmasan da söylediklerin, karşındakinin duymak istediği kadardır.

İlham veren, duymak istediklerinizi söyleyen, görmek istediklerinizi karşınıza çıkaran birileri hep denk gelsin dilerim. Aslında bilirim ki o karşılaşmaların hepsi yalan. Aslolan sizsiniz!